Miras Alan Yönetimi

Namık Kemal Döleneken

ÇEKÜL Vakfı Yüksek Danışma Kurulu Üyesi /Alan yönetim uzmanı

 

Son dönemlerde arkeolojik, kentsel ve doğal sit alanları gündem konusu olduğunda, alışılmış kavramların dışında yeni bir kavramdan söz ediliyor sıkça. Özellikle UNESCO Miras Alanları ile özdeşleşen bir kavram bu. “Alan Yönetimi” sihirli bir sözcük gibi dillendiriliyor. Ulusal mevzuatımızda da yer alan, uluslararası kurum ve kuruluşların uzun yıllardır olmazsa olmaz dediği bir tanımlamadan söz ediyoruz. Gerçekten alan yönetimi kavramı her derde deva bir formül mü? Ülkemizde bu konuda ne biliyor ve neleri tartışıyoruz? Bürokratik, zorunluluktan doğan bir yasal süreç mi? Bilim ve teknikle uğraşanların yarattığı yeni karmaşık bir işlem mi? Bir örgütlenme modeli, güçlü bir yeni otorite mi? Yoksa klasik temsili demokrasinin tıkandığı alanlarda, özellikle mirasın korunmasında yeni bir yönetim denemesi mi?

Bu soruları uzatmak olanaklı. Ama zaten kavram kargaşasının yeteri kadar yaygınlaştığı bu konuda tüm soruları yanıtlamak yerine ülkemizdeki yasal çerçeve ile alan yönetimi kavramının yaşama geçirilmesi üzerinde duralım.

Mevzuatımızda alan yönetimini düzenleyen bir yönetmelik* var. Yönetmeliğin dayanağı ise 2863 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu”nda değişiklik yapan 5226 sayılı yasanın** Ek 2. maddesi. Bu düzenlemeler ile “Alan Yönetimi” kavramı mevzuatımızda ilk kez yer almış bulunuyor. Böylelikle konuya ilişkin ayrıntılı tanımlama da gerek yasada, gerekse yönetmelikte ifade edilmiş oluyor.

“EK MADDE 2. — Yönetim alanlarında alan yönetimi […] kurulur.

a)      Yönetim alanları […]nın korunması, değerlendirilmesi ve geliştirilmesi amacıyla kentsel sitlerde […] ilgili belediye, diğer yerlerde ise Bakanlıkça yönetim planı taslağı hazırlanır veya hazırlattırılır.

[… ] Yönetim plan taslağı kapsamında hizmetine ihtiyaç duyulan idarelerin birer temsilcisi ve danışma kurulunca seçilecek iki üyenin katılımıyla eşgüdüm ve denetleme kurulu kurulur. Alan başkanı, kurulun da başkanıdır. Kurul, bu taslağı inceleyip mutabakata varmak suretiyle yönetim planını altı ay içerisinde onaylamaya ve bu planın uygulanmasını denetlemeye yetkilidir.

[…] Hazırlanan taslağın karara bağlanması ve uygulanması konusunda önerilerde bulunmak amacıyla, alanda mülkiyet hakkı bulunanlar, meslek odaları ve sivil toplum örgütleri ile üniversitelerin ilgili bölüm temsilcilerinden oluşan bir danışma kurulu kurulur.

Eşgüdümün sağlanması amacıyla, kentsel sitlerde ilgili belediye diğer yerlerde Bakanlıkça bir alan başkanı belirlenir.”

Yönetmeliğin dayandığı madde özetle yukarıdaki gibidir. Yönetmelikte yönetim alanı aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır:

“Yönetim alanı: Sit alanları, ören yerleri ve etkileşim sahalarının doğal bütünlüğü içerisinde etkin bir şekilde korunması, yaşatılması, değerlendirilmesi, belli bir vizyon ve tema etrafında geliştirilmesi, toplumun kültürel ve eğitsel ihtiyaçlarıyla buluşturulması amacıyla, planlama ve koruma konusunda yetkili merkezî ve yerel idareler ile sivil toplum kuruluşları arasında eşgüdümü sağlamak için oluşturulan ve sınırları ilgili idarelerin görüşleri alınarak Bakanlıkça belirlenen yerlerdir.”

Yasa ve yönetmelik ilk bakışta, bir yönetim alanı tanımlanması ve ilgili idarenin eşgüdümünde bu alanın yönetim planını hazırlayacak ve uygulayacak bir bürokratik yapı oluşturulması gibi algılanmaktadır. Bu nedenle alan yönetimi sürecinin başlangıcında yetkili kurumlar, genellikle alan başkanı atanması ve kurulların oluşturulmasına odaklanmaktadır.

Bu noktada ilgili idarenin, kurulların oluşmasından önce ve mutlaka, sadece alan yönetimi ile ilgilenecek bir birim oluşturması son derece önemlidir. Süreç, kurullar tarafından değil ilgili idare tarafından yürütüleceğinden, konuya hâkim, düzenli işleyen bir yapı olmadan başarı sağlamak olanaksız olacaktır.

Alan başkanının sadece koordinasyon ile görevli olduğunu asla unutmamak gerekmektedir. Ülkemizdeki yetki kargaşası ve hatta çatışmasının yaygınlığını canlı örnekleriyle her gün yaşıyoruz. Kültürel ve doğal mirasımızı korumada yaşadığımız sorunların en önemli nedenlerinden birinin bu kargaşa olduğunu unutmamalıyız. Alan yönetimini herkesin üstünde bir güç odağı olarak değil, kurum ve kuruluşları bir arada ortak hedefe yönelten bir görev birimi olarak algılamak doğru olacaktır.

Alan yönetiminin oluşturulmasına gelince, ilgili mevzuatta merkezi ve yerel yönetimler, meslek odaları ve sivil örgütler, üniversiteler ile alanda mülkiyet hakkı bulunanların bir araya geleceği bir yönetim modelinden söz edilmektedir. Böyle bir yönetim modelinin işlemesi olanaklı mıdır? Türkiye’de bu tür uygulama ve örnekler var mıdır?

Bu soruların yanıtını uzakta, teorik ve yasal ayrıntılarda aramak çoğu zaman umutsuzluğu da beraberinde getirebilir. Ancak belki de unuttuğumuz, gözümüzden kaçan ve içinde yaşadığımız örnekleri anımsamanın tam zamanıdır diye düşünmeliyiz.

İlk olarak Edirne örneğinin ayrıntılarına baktığımızda bu modelin somut izleri görürüz. Truva’nın 1998 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girişinden, Edirne Selimiye Camisi ve Külliyesi’nin 2011 yılında listeye girmesi arasında geçen 13 yıl boyunca ülkemizden hiçbir başvuru yapılmamış olması dikkat çekicidir. Edirne’de başarıyı sağlayan faktörler dikkatle incelenmelidir. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Edirne Belediyesi’nin iradelerinin doğru yönde çakışması, inanmış belediye ekibinin insanüstü bir gayretle tüm paydaşlar arasındaki ilişkileri başarıyla kurmaları ve sürekliliğini sağlamaları ile sonuçlanmıştır. Bu örnek özel bir durum değildir ve mutlaka geliştirilerek yaygınlaştırılmalıdır.

İkinci olarak daha önemli bir örneği görmek için 2000 yılı Temmuz’una gidelim ve Tarihi Kentler Birliği Kuruluş Bildirgesi’ni bir kez daha okuyalım:

“Temel strateji bu kuruluşa önayak olan ÇEKÜL Vakfı’nın kendisi için de benimsediği ‘kamu-yerel-sivil-özel birlikteliği’. Bu da, toplumun bazı kesimleriyle işbirliğine girip, bazılarının dışta tutulmasından doğan ‘hareket güçlüğünün’ aşılması bağlamında umutlu bir başlangıç.

[…] Avrupa Birliği’nin ‘koruma’ ile ‘kalkınma’ arasındaki bağlantıyı öne çıkaran ‘koruma politikaları’ ve herkesin katıldığı, farklı kimliklerin kendini ifade edebildiği ‘kültürel demokrasi’ ilkeleri ile de tümüyle örtüşüyor.”

ÇEKÜL Vakfı yirmi yılı, TKB on yılı aşkın süredir bugün yasal metinlerin, teknik kitapların ayrıntıları arasında boğulan bu ilkeleri savunuyor. Ve Tarihi Kentler Birliği’nin örgütlenmesi de alan yönetiminin en rafine, en katıksız uygulama modeli… Başarının garantisi… Bir taraftan “kültürel demokrasi” ilkelerinin uygulanmasının da yaşanmış örneği… Kamunun, yerelin, sivil ve özelin bilim harcıyla yaptığı anıt eser…

Bizler TKB’yi bugünlere getirenler olarak ayrıntılara boğulmadan, kavram kargaşası yaşamadan kendi alanımızda kültür demokrasimizi, alan yönetimi kavramı içinde geliştirip pekiştirebiliriz.

Miras alan yönetimi hakkında elde edilen kazanım ve tecrübelere, detaylı bilgilere www.dunyakulturmirasi.com sitesini inceleyerek ulaşabilirsiniz.

* “Alan Yönetimi ile Anıt Eser Kurulunun Kuruluş ve Görevleri ile Yönetim Alanlarının Belirlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik”; (27.11.2005 Tarih ve 26006 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.)

** “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”; (27.07.2004 Tarih ve 25535 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.)

 

 

Makele İmajı: 
Makale Tagler: