Bütüncül Kentsel Korumada Bologna ve Verona Örnekleri

Alp Arısoy

Mimar, ÇEKÜL Vakfı

Günümüzde kentsel koruma alanında üzerinde özellikle durulan konuların başında “bütüncüllük” gelmektedir. Tarihi Kentler Birliği toplantılarının da ana gündemlerinden birini oluşturan ve her geçen gün ismini daha sık zikreder hale geldiğimiz bu kavram, dünyada 1960’lardan beri korumanın temel ilkelerinden biri olmayı sürdürmektedir.

Bologna

Gerek TKB bünyesinde, gerekse Türkiye genelinde Belediyelerimizin hassasiyet göstermeye başladığı bu bakış açısının dünyada tanınırlık kazanmış örnekleri arasında İtalya’nın Bologna ve Verona kentlerini gösterebiliriz. Bologna ve Verona kentleri, tarihi kent merkezlerinin canlılığı, sosyal ve ekonomik dinamiklerle iç içe geçmiş sürdürülebilir koruma politikaları ve yaşayan kültürel kimlikleri ile önemli koruma deneyimlerine ev sahipliği yapmaktadırlar.

Bologna

İtalya’nın Kuzey’inde Emilia-Romagna bölgesinde bulunan ve kırmızı tuğlalarla inşa edilmiş özgün yapılarından dolayı “kızıl şehir” olarak da bilinen Bologna, Avrupa’nın en eski üniversitesine ev sahipliği yapmaktadır. Dante ve Erasmus gibi tarihin ünlü fikir insanlarının öğrenciliklerini geçirdikleri Bologna, günümüzde halen önemli bir üniversite şehridir ve Avrupa’nın kültürel açıdan en zengin kentlerinden biridir.

Tarihi M.Ö.1000’li yıllara kadar uzanan kent, Kelt, Roma ve Orta çağ dönemleri boyunca ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunmuştur ve pek çok kültürden izler barındırır. Avrupa’nın en iyi korunmuş suriçi yerleşimlerinden biri olan Bologna bu tip kentlerin tipik bir örneğidir.  Maggiore Meydanı etrafında genişleyen şehrin, önemli anıtları arasında dünyanın en büyük kiliselerinden biri olan San Petronio Bazilikası sayılabilir. Kent dokusunda özellikle dikkat çeken öğelerin başında döneminin güçlü aileleri tarafından yaptırılmış görkemli kuleler ve sokaklarına özgün bir perspektif kazandıran uzun arkadlar gelir.

Bologna tarihi kent merkezi 2.Dünya Savaşı sırasında bombalanarak ciddi oranda zarar görmüştü. Özellikle savaş sonrasında merkezin terk edilerek kentin çeperlerine doğru genişlemesi sonucunda tarihi dokusu giderek bozulan Bologna 1960’lı yıllarda büyük çöküntü alanlarını barındırmaktaydı.

Bologna’da kentsel koruma çalışmaları 1969 yılında mimar Luigi Cervellati önderliğinde başladı. Cervelatti’nin hazırladığı koruma planının temel yaklaşımı; tarihi merkezin, eski binalar kümesi değil, tek bir yaşayan kentsel organizma olduğu, kültürel, fiziksel ve sosyal değerleri ile bütün olarak “özgün bir anıt” olarak ele alınıp korunması gerektiği yönündeydi. Cervellati’ye göre bir kentin tarihi kimliği sadece birinci dereceden koruma altındaki mimari anıtlar ile belirlenemezdi. Kent dokusunun tamamı, eski ve yeni sivil mimarlık örnekleri, sokak dokusu, kamusal alanları, boşlukları ve o boşlukları dolduran yaşamsal faaliyetlerle birlikte kent adını verdiğimiz yapılı kütle tek bir anıttı. Tarihi kimliği belirleyen, bütün kentsel ögelerin birbirleriyle ilişkiliydi.

Bologna koruma planı, 450 hektara yayılan ve içinde 80.000 kişinin yaşadığı kent merkezinin tamamını kapsamaktadır. Anıtlardan sokaklara, sivil mimari örneklerinden yeni yapılaşmaya kadar bütün kentin tek bir mimari proje gibi detaylı olarak çizildi. Planda, kent kimliği gözetilerek yeni bir işlevlendirme sunuluyordu. Bologna koruma planı, kenti belli bir tarihte dondurarak açık hava müzesine dönüştürmeyi değil, çağdaş bir toplumun içinde yaşayabileceği, dinamik ancak tarihi dokusunu koruyan bir şehir yaratmayı amaçlamaktadır.

Tamamen kamu kaynakları kullanılarak geliştirilen ve uygulanan plan, ayrıca Avrupa Birliği’nin kaynak sağladığı ilk büyük ölçekli projelerden biridir. Tüm kenti 13 sektöre ayıran planda, tarihi merkez içinde bulunan bütün binalar çizilmiş, büyüklüklerine ve işlevlerine göre dört tipolojiye ayrılmıştır. Plan tipleri ve bu tiplerin kent ile bağlantısının güçlü bir şekilde kurulduğu proje sayesinde, şehrin mekânsal bütünlüğü korunabilmiştir. Cervelatti’nin koruma anlayışı, kenti devasa bir insan yapısı gibi değerlendirip, onu bir bütün olarak tek bir anıtı restore eder gibi planlamaktan geçmektedir.

Kentsel korumanın, binaların restorasyonunun ötesinde, öncelikle o binaları yaşatan topluluğu koruması gerektiğini savunan Cervelatti, Bologna’da sosyal bir canlanmayı hedeflemiştir. Mimari koruma çalışmalarının, sosyal koruma çalışmaları olmadan var olamayacağını, sosyal korumanın da ancak ekonomik canlanma ile desteklenirse kalıcı olacağı varsayımı özellikle dönemi için devrimsel bir bakış açısıdır. Korunan binalardaki düşük gelirli halkın çıkarlarını yasalarla garanti altına alan Bologna planında, kent içinde yenilenmeye bağlı nüfus hareketi asgari düzeye düşürülmüştür. Kent içindeki geleneksel üretim biçimlerini ve küçük esnafı da koruyan plan, yenilemeyi ekonomik olarak desteklerken, somut olmayan kültür mirasını da koruma altına almıştır. Bologna planını döneminin benzer projelerinden ayıran en önemli özellik, bu sosyal bakış açısı olmuştur. Bologna’da yapılan uzun süreli anket çalışmaları ve detaylı sosyal planlama, günümüzde benimsediğimiz katılımcı koruma yaklaşımlarının da metodolojik temelini oluşturmaktadır.

Planın başarılarından bir diğeri ise daha geniş ölçekte sunduğu stratejik çerçevedir. Kent merkezi dışındaki alanların gelişimine dair stratejik bir yol haritasını da içeren Bologna koruma planında; kentin gelişiminde tarihi merkez odak noktası olarak alınmıştır. Böylece aradan geçen elli yıla yakın zamandan sonra, bugün bile koruma alanı kentin kalbini oluşturmaya devam etmektedir. Ekonomik ve kültürel faaliyetlerin daimi olarak odağı olması sağlanan tarihi merkezde canlılık kendiliğinden ve sürekli olarak sağlanabilmektedir.  Bologna merkezinde sadece üst gelir sınıfına yönelik prestijli konutlar bulunmaz. Bologna Üniversitesi’nin öğrencilerine sunulan yurt evleri ve düşük gelir grubuna verilen ucuz sosyal konutlar sayesinde farklı kesimlere eşit fırsatlar sunan bir kent merkezi yaratılmıştır. Bugün yaşam standartları Avrupa’daki en yüksek şehirlerden biri olan Bologna, sadece binaların değil, kent yaşamının korunduğu bir tarihi merkezdir.

Verona

İtalya’nın kuzeyinde Veneto bölgesinde bulunan Verona kentinin geçmişi Roma dönemine kadar uzanmaktadır. Romeo ve Juliet’in hikayesinin geçmesiyle ün kazanmış kent, surlu Avrupa kentlerinin tipik bir örneğidir. 2000 yıllık sürekli bir gelişim göstermiş olan şehirde, Roma, Orta Çağ, Romanesk, Rönesans, Barok ve Klasik dönemlerin tamamından eserler bulunmaktadır.  Avrupa kentleşme ve mimarlık tarihinin farklı dönemlerinin oluşturduğu özgün katmanlar kentin kültürel çeşitliliğine işaret etmektedir.

Günümüzde İtalya’nın ekonomik faaliyeti en yoğun olan bölgelerinden birinde bulunan Verona, kentsel gelişim ve endüstriyel kalkınmanın koruma ile paralel biçimde hareket edebileceğine en iyi örneklerden biridir.

Elips şeklindeki Erbe Meydanı etrafında gelişen kent, Adige Nehri’nin kıyısında bulunmaktadır. Nehrin üzerindeki köprüleri, Roma döneminden kalma Arenası, Borsari Kapısı, San Zeno Bazilikası kentin en önemli anıtsal yapıları arasındadır.

Kent ölçeğinde koruma çalışmalarının 1970’lerde başladığı Verona bütüncül koruma anlayışının iyi örneklerinden biri olarak gösterilmektedir. Bologna ile aynı dönemlerde yürütülen koruma projeleri, kente bütüncül bir anıt olarak bakılması açısından benzerlikler göstermektedir. Öte yandan Verona’da Bologna’nın aksine koruma çalışmaları özel sektörün desteklenmesi ile finanse edilmiş, restorasyon çalışmaları münferit binaların tek tek onarılması ile sağlanmıştır. Bunun sonucunu en açık biçimde iki kentin turizm gelirlerindeki farktan görmek mümkündür. Turizmin yoğun bir aktivite olarak kent merkezinde baskın iş kolu olduğu Verona, bu açıdan Bologna’dan farklılaşmaktadır.

Verona tarihi kent merkezi, 2000 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine girmiştir. “2000 yıl boyunca kesintisiz olarak büyümüş olması, özgün mimari ve kültürel mirası, Avrupa tarihinin farklı dönemlerine ait katmanları bir arada bulunduran çeşitliliği barındırması” sebebiyle ikinci ve dördüncü kriterlerle listeye kabul edilen Verona’da, bu dönemden sonra koruma politikalarının daha da yoğunlaşarak bir kent vizyonu haline geldiği görülmekte. Koruma çalışmalarının özel sektör tarafından yönlendirildiği Verona’da Dünya Kültür Mirası listesine girilmesi ile birlikte, restorasyona ve turizme dayalı yatırımlar daha da artmış, tarihi merkez uluslararası bilinirliği olan bir marka haline gelmiştir. Günümüzde Verona en çok ziyaret edilen dördüncü İtalyan kentidir.    

2003 yılında Verona yerel yönetimi, korumaya dayalı “Verona 2020” adı altında korumaya dayalı yeni bir stratejik vizyon planını açıkladı. Özel sektör, kamu, yerel idareler ve sivil toplumun bir araya geldiği bu stratejik plan, bütüncül koruma yaklaşımlarına dair önemli dersler içermektedir. Verona koruma planı havza ölçeğinde bölgesel işbirliklerine dayanmaktadır. Çevresindeki dört farklı kentle birlikte bölgesel bir merkez olarak ele alınan Verona 2020 planı, aradan geçen on yıldan sonra bölgesel işbirliklerinin kentsel korumaya etkisini görebildiğimiz bir örnek olarak dikkat çekmekte. 

Koruma çalışmalarını olumsuz yönde etkileyecek işlevlerin bölgedeki kentlere kaydırılması ve kentler arasında güçlü bir ağ kurulması sayesinde, Verona bölgesi İtalya’nın en hızlı gelişen bölgelerinden biri olmuş, ekonomik olarak kalkınmaya devam eden Verona, kültürel bir cazibe merkezi özelliğini güçlendirerek sürdürmüştür. Günümüzde ekonomik kalkınma ve kültür odaklı koruma politikalarının birarada sürdürülebilir şekilde yürütülebileceğini gördüğümüz Verona kenti, ülkemizde yaşadığımız pek çok tartışmamın doğru stratejilerle aşılabileceğine kanıt niteliğindedir.

Sonuç

Bologna ve Verona deneyimleri, günümüzde ülkemizdeki koruma odaklı sorunların çözümü yönünde belli başlı cevapları barındırmaktadırlar. Özellikle bütüncüllük kavramının ele alınış şekli, sıklıkla tartıştığımız bu kavramın içeriğine dair ipuçlarını içermektedir.

Bologna ve Verona’da, kent mekânsal bir bütün olarak planlanmıştır. Anıtsal yapılar, müzeler ve sembol binalar kuşkusuz kent imajının vazgeçilmez, korunması gereken değerleridir. Ancak mimar Luigi Cervellati’nin de işaret ettiği gibi, “kent dokusu bu söz konusu yapıların aynasıdır”. Kentin yeni ve eski binaları, sokakları, yeşil alanları, topografyası, silueti, bu anıtların sembol değerini veren kimliğin esas parçalarıdır. Bütüncül bakış açısı, öncelikle kentin mekânsal bütünlüğüne vurgu yapar.

Bunun da ötesinde, kent sosyal ve ekonomik bir birlikteliğin ürünüdür. Tarihi bir kent merkezi, açık hava müzesinden daha fazlasını ifade eder; bir yaşam parçasıdır. Korunması, yenilenmesi, canlandırılması ya da kalkındırılması gereken bir kent varsa, öncelikle işe bu kentin yaşamından başlanmalıdır.  Bunun yolu katılımcı projelerden, yerele dokunan, yerelden doğan fikirlerden geçmektedir. Kentin; sosyal yapısı, ekonomik faaliyetleri ve bunların kaynağı olan ekolojik değerleri ile birlikte bir bütün olarak ele alması, bu koruma yaklaşımının temel niteliğidir.

Bir adım ötesine geçtiğimizde ise Verona deneyiminin gösterdiği gibi kentin, bölgesel bir bütünün parçası olduğunu görmekteyiz. Hinterlandında bulunan tüm değerleri ve faaliyetleri ile birlikte planlanması, kent merkezinin sürdürülebilir koruması için önem taşımaktadır. TKB toplantılarında da özellikle üzerinde durulan bölgesel ve havza ölçeğinde koruma stratejileri, sadece eski anıtların korunması ya da turizm gelirlerinin arttırılmasından çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bölgesel anlamda iş birlikleri, kimliğini koruyarak ve kültürünü yaşatarak kalkınan kentlerin geleceği inşa etme yolu olacaktır.

Makele İmajı: